Rica ederim.

İyi olmakla başlıyor insanın yalnızlığı.

Nezaket, saygı ve sevgiden geçiyor her düşüncesi, toplum içinde muhattap olduklarını ihya edercesine…

Toplumumuzun en büyük sorunu çıkıyor hemen ön plana; yapılan için değer vermek.

Size evla görülen ise sosyal döngüden uzak kalmak, alacak verecek davasına dönüyor yaptığınız görev, çünkü öyle oynuyor televizyonda ki diziler, mecmua öyle yazıyor, kişiyi değil yaptıklarını koyuyor önüne her bakar ve okurun.

Utanılacak kişisiniz artık, uzakta durmalısınız, saygı ve sevgiyle yaptığınız herşeye ödül yanlızlığınız. Sonrası yok bu işin, ötesi berisi yok, bu her bireyin yapması gereken bir incelik, kültürel mirasımız, sen yap, sakın vazgeçme iyi insan olmaktan, çoğalarak bitecek elbet bu…Eğer vazgeçersen, insanların bakmaya zorlandığı yabancıdan bozma yayınlar kazanacak, entrika, yalan, bencillik ve sahtekarlık kazanacak.

Birgün gelir ve kulaklarında bir ses oluverir karşılıksız yaptığın herşey, sen tebessümle dinlerken, çıkı verir iki dudak arasından sözcükler, anlamı bellidir oysa, benim sana verecek bir şeyim yok, çünkü sen insansın, yaptığın herşeyin bir karşılığı olmak zorunda, böyle devam edemez. ”Teşekkür ederim,” tekrar eder, ”Gerçekten teşekkür ederim.”

Sevgi nezaket ve saygıyla koridorun sonunu gösteren…

Rica ederim…

Reklamlar

*Sevgili hocam, memleketin durumunu nasıl görüyorsunuz?

*Feci şekilde kokuşmuş bir şeyler var. Şimdi tabi bu lafı 1500 sene önce Platon da söylüyormuş, 500 sene önce Hamlet de söylüyordu, otuz yıldır
da ben söylüyorum. Hayatımız kokuşuyor, güzel bir söz değil ama böyle.

İnsanların seyrettiği televizyon dizileri kötü, okuduğu kitaplar
kötü,ama benim şikâyetim bunların kötü olduğunu söyleyen insanlardan. Sürekli şikâyet edene entel diyoruz. Ne kadar çok şikâyet
ederseniz o kadar entelektüel oluyorsunuz. Oysa Entelektüel mutlu bir adamdır, burada mutlu demek memnun anlamında değil. Mutludur, yaşanan çirkinlikleri görür fakat bunları kabul etmez. Çirkinlikleri nasıl düzeltebileceğini düşünür, yolunu yordamını bulur. Kokuşmuşluk, önce kendimizle olan ilişkimizde başlıyor. Kendimizi çok fazla değerli gördüğümüzü sanmıyorum. İşin beteri kendimizi adam yerine de koymuyoruz. Yemek yemiyor artık çağımız insanı. Tıkınıyor. Yemeğin tıkınmaya
döndüğü, sevişmenin düzüşmeye döndüğü bir çağda yaşıyoruz.

Bütün bunlar yozlaşmış bir hayatı gösteriyor, çünkü ortada zevk yok.
Zevkin hançerlendiği bir yaşam var.

*Kendimizi nasıl kurtarırız bu hançerden?
*Hazların peşinden koşarak değil tabi. O da hayatımızı sürdürmek için, sabah sekiz akşam beş çalıştığımız işler kadar kokuşma belirtisi.
Eğlenmek için yaptığımız şeyler de otomatikleşiyor. Çünkü şu film seyredilecek deniliyor, herkes o filmi seyrediyor, şu yazar okunacak
diye emir geliyor, herkes o yazara çullanıyor. Fakat herkes o yazardan ne anlıyor? Mademki farklıyız, herkes o farkı yaşamalı. Ama fark da bize
giydirilen bir şeye dönüşüyor. Beymen’den giyinince farklı oluyorsun. Kendimizden kaynaklanmıyor. Yani diplomalar, nasıl yaşayacağımız, her
şey bize dışarıdan giydiriliyor. Ama kim giydiriyor derseniz, kimse giydirmiyor aslında, birbirimize giydiriyoruz. Böyle olunca yaşama
sevinci kayboluyor, bu çok büyük bir tehlike.

*Öğrencilerinizin yarısının anti-depresan kullandığı doğru mu?
*Doğrudur. Bizim ODTÜ civarında hayat bir beladır diye algılanıyor herhalde. Sürekli şişiriliyor gençler, sen akıllısın diye. Ailelerin de beklentisi büyüyor. Ama küçük bir başarısızlıkla karşılaştıklarında
hemen bunalıma giriyorlar. O kadar el bebek gül bebek yaşamaya alıştırılmışlar ki, acılara tahammülü olmayan insanlar yetişmeye başlıyor. Yaralar almaya başlayınca, bir çıkış noktası bulamayınca ya ilaçlarla tahammül etmeye çalışılıyor ya da savunma mekanizmaları aşırı gelişiyor.

*Bu durum başarıya koşullanmaktan mı kaynaklanıyor?
*Başarılı olsan, başarının hiçbir ölçütü olmadığı için, nerede duracağını bilemiyorsun ve başarı dangalağı oluyorsun. Sürekli önüne havuç konmuş eşek gibi koş Allah koş. İşkolik oluyorsun. Başarısız olsan geride durmaya tahammül edemiyorsun. O yüzden başarı ve
başarısızlığın dışında bir hayatı seçmiş olabilirsin, yani serseri olmak

çok daha iyidir bence. Başarısızlık ve büyük beklentiler bir aradaysa o
zaman anti- depresancı oluyorsunuz.

Bunların dışında üçüncü bir yaşamın peşindeyseniz yaratıcı olmak
zorundasınız. Yani dünyaya posta atmış, egemen değerlerin dışında bir insan olmak gerekir. Dünyaya posta atabilmeniz için de önce kendi
değerlerinizin olması gerekir. *Mutsuzluk bulaşıcı mı?
*Pısırık, güvensiz insanların bu kokuşmuşluktan çıkma şansı yok. Mutsuz ve sinirliysen bol bol sigara içersin ve kısa bir süre sonra ölürsün.
Mutsuzluk uzun sürmez. Trafikte kavga edersin, bir araba sopa yersin. Sevgilinle sevişemezsin, iktidarsız olursun. Onun için rahat olmak
lazım. On derste rahat olma kitapları şimdi çok satıyor. Orada yazanların tam tersini yaparsan belki biraz rahatlarsın.
* Hayvan dergisine verdiğiniz beyanatta: “Bilge dediğin fırlama olur demişsiniz.” Bu görüşünüzde ısrarlı mısınız?
*Gayet ısrarlıyım, hatta bu görüşümü daha da ileri götürdüm, bilge dediğin hem fırlama olur, hem de puşt olur diyorum. Bilge, hayatın
bütün hazlarının ardından koşar ama o hazların hiçbirinin dangalağı olmaz.
Serserilerle konuşur, berduşlarla arkadaşlık eder, bir sürü dedikodunun farkındadır, magazinleri izler ama bulaşmaz. Günde on beş dakika
televizyon izler ama sonra genellikle evleri iki katlı olduğundan yukarı çıkar, Mevlana’yı Farsçasından okur, yatmadan önce iki bardak şarap
içer. Bilge adamda hem sokakta süren hayatı yaşayabilme yeteneği ve gücü vardır hem de o hayatın dışına çıkabilme cesareti.
Yani bilge insan, hayatın içindedir. Leman’ı, Penguen’i okuduğu zaman esprileri anlar, mel mel bakmaz. Yani
ben bilgeyim, bu adamlar ne biçim espri yapıyor, çok ayıp demez. Son çıkan küfürleri bilir. Yeni küfürler üretir. Yaşamdan tat almayı
bilir ama bunu hiçbir zaman ayağa düşürmez. Ayağıyla yaşadığı yaşamı, yukarı çeker. O küfür ettiği zaman, küfür onda besmele gibi bir şey
olur. Bizde bilge, yerinden kalkmaz, aksakallı, yemek yemez, çişi gelmez biri olarak bilinir. Oysa bilge dediğin doğal gaz kuyruğuna girer, sırasını kapan olursa kavga eder, gerekirse karakolluk olur. Bu tanıma göre bilgelik, akademisyenlikle pek örtüşmüyor. Akademisyenlik kötü bir iş. Bilgeliğe aykırı, otuz yıldır millete not veriyorum, kusturucu bir şey, bıktım anasını satayım, hepinize sıfır diyeceğim bir gün. Ya da hepinize yüz, ne fark eder. Bilgelikle akademisyenlik arasında bir ilişki olabilir, o da yaşı 18-20
olanlarla sürekli bir arada olmaktan kaynaklanan bir şey. Bu avantajı kullanırsanız, yeni kalabilirsiniz.

*Biraz da aşktan konuşalım mı?

*Aşkta benim teorim şu; aşk doğuştan hormonlarla ilgilidir ama aynı
zamanda kazanılması, edinilmesi gereken de bir şeydir. Emek ister. Hormonu iyi salgılayan aşık olduğunu sanabilir, çıldırabilir, azabilir
ama aşk ayrı birşey. Bir sanat, bir güzellik yaratmaktır aşk. Hıyarların, hamhalat heriflerin işi değildir. Diyelim ki kızın birini görüyorum, içime bir ateş düşüyor ve aşık oluyorum. Yok, öyle yağma, böyle beleş bir şey olabilir mi? Ateş düştükten sonra ne halt yediğine bağlı olarak aşk olur ya da olmaz. Ateş düştükten sonra o ateşi düşüren kişiye gidip onu söndüreyim
hemen diyorsan, orada aşk yoktur. Ama aşk düştüğünde; kendimizi, hayatı, yaşadığımız kültürü anlamaya ve dönüştürmeye çalışıyorsak, işte aşk odur. Bize insan olduğumuzu hatırlatır ve büyük bir sorumluluk yükler. Aşık olduğum zaman aklıma şu gelmeli, aşığım, demek ki yapacak çok iş var. Yani sevgilimle pastanede buluşacağım veya bir arkadaşın evine gidip yiyişeceğiz. Bu da yapılmalı tabi de yalnız bunu yapıyorsanız aşk
falan yoktur. Yani burada, arkadaşın evine gittik, yiyiştik. Aşka giriş bile yok burada yiyiş var. Yani aşk, o yemekten aldığımız enerjiyle bir
yere bir ağaç dikebiliyorsak, bir insana yardım edebiliyorsak, farklı kitaplar okuyabiliyorsak, gereğini yerine getirdiğimiz şeydir.
Aşk eşittir sevgili değil, iki kişilik de değil çok kişiliktir aşk. Bütün dünyayı düşman belleyip Leyla’yı sevmek değildir. Leyla’da bütün insanlığı sevmektir.

*Bir entelektüel olarak mutlu musunuz?
*Yalnız kaldığım zaman, genellikle gece ikiyle dört arasında mutlu olurum. Televizyonu açarım ama seyretmem. Sesini dinlerim, duvarlara bakıp oyle düşünürüm, belki yazasım gelir bir şeyler karalarım. Uykum gelince, bu dünya düzelmez arkadaş deyip yatarım. Bugün de kurtaramadık
dünyayı ne yapalım derim. Hesabi duruş, mutluluğu öldüren şeydir. Örneğin Nıetzsche, adam hayatı
boyunca bunu anlattı. Ama Nietzsche’yi okuyup karamsar olan adamlar var, onlara sopayla
girişmek istiyorum bazen. Adam demiş ki, ben bir enerji kaynağıyım. Benim insan gibi insan
olabilmem, içimdekilerin olabildiğince bastırılmadan ortaya cıkabilmesidir. Oysa yaşam buna izin vermiyor, birbirimizi maskelemek
zorunda kalıyoruz. Gerçi Freud medeniyetin temelinin bu olduğunu söylemiş. Biz de içimizdeki hayvanlığı bastıracağız diye, içimizdeki insanlığı da bastırmışız. Hala içimizdeki erotik enerjiyle ilişkimizde sakatlık var.
Erotik yanımız ortaya çıktıktan sonra ayıp bir şey yaptığımızı düşünüyoruz.
Onun için vatan millet sakarya, ilim aşkı, sanki hiç eros yokmuş gibi davranıyoruz, dava adamı kalıbına sığınıyoruz. Bütün bu kalıpların
dışında felsefe; çözüm arayanların değil, soru soranların yeridir,
şeytanla muhabbettir. Ne zaman ki şeytan sizi alt eder, o zaman insan olduğunuzu anlarsınız.

Ardından…

Çocuk dendi mi bayram sabahları gelir 80’ler insanının aklına, yeni elbiseler, ayakkabılar…

Güzelim bayram sabahı kahvaltıları, herkes o kadar şıktır ki, Güzel kokar her taraf, gülücükler dağıtılır.. Eller öpülür, bayram harçlıkları ve çocuk cıvıltıları..

Babalar gelir hep akla, sende benim aklıma baba, içime attığım gözyaşlarımla, tekrar çocuk olup o ellerinden öpmek isterim. Her konusu geçtiğin de kötülüğünden bahsettiğin sesini duymak isterim, oğlum deyişini, o sert mizacında insanlara karşı naifliğini yaşamak isterim tekrar, tekrar… Arkadaş nasıl olunur’u öğrendiğim dost sohbetlerini özledim, seni izledim ve adam oldum tıpkı senin olduğun gibi, sesim de kötü pek farkımız yok anlayacağın…

Çalışkandır bizim zamanımızın insanı, kıymet bilirdi, Televizyonun siyah/beyaz olduğu zamanlardı, bir kanal vardı sonra 2, 3, 5 ve şimdi sayısını bilmediğimiz kadar. Herkes toplanır çay içer ne varsa ona bakardı, komşular, akrabalar ve dostlar, birbirlerini çok severlerdi, şimdiki gibi zaping manyağı değildik anlayacağınız. Sanırım televizyonla şekillendi zamane insanının karakteri, kanal değiştirircesine insan değiştirmek gibi kötü bir alışkanlık edinildi… Ömürlük yerine saatlik oldu yaşam tarzı, kırların, yaylaların ve denizlerin kıymeti kalmadı, sıkıştık teknolojinin ganimetlerinin arasında, modern insanlar oluverdik. Ânı yaşıyoruz artık, bir ömür yerine…
Özlemle…

babammmmm

Nedenler ne içindir…

Gün gelir alışılmışın dışında bir şeyler yaşamaya başlarsın, tuhaflık veya bir yanlışlık gibi, kendi içinde değerlendirmeler, sonra neden?

Evet bir neden ararız her şeye. Hayatın her anındaki etkileşimleri düşünerek ondan, şundan, bundan oldu diye ötekileştirmek gibi bir bilinç altı oyunu oynarız kendimizle… Sonra köşeye sıkışır ve bir neden daha…

Belki çok basit bir merhabaydı canım, amma büyüttüm dersin, hafife alırsın… devamı bir bakış, sonra dokunuş, bir kahve, bir kahve daha, Allah’ım espiriler gülüşmeler derken durursun, evet bir neden daha…

Sonra her şey değişmeye başlar, beklemeler, bir satır yazıyı okuyup, dönüp tekrar okuyup, nerede kalmıştım deyip tekrar,…. Durduk yere üzülüyorum, çok sinirliyim, ”niye arıyorsunuz beni, aman yeter be.. neden anlamıyorsunuz beni, mutluyum ben böyle!..” Mutluyum yalanı, uykusuz gecelerin, alışılmış yalnızlığın yalanı, içimde beni kandıran benliğin, eksik kalan yanlarımın yalanı, sesinin verdiği heyecanın bitmesinin; bitmesin, yanımda kal ne olur, sesini hep duyayım ben, yalnızlığımın karanlığında ki umudun melodisi hiç bitmesin…

İçimden güzel şeyler geçerken kendimle bir diyalog ”sen hiçbir şey bilmiyorsun, yalnızlığımla mutluyum ben”, çikolatayı çok kaçırdım herhalde deyip bir neden daha yaratırız belki, yaşıyoruz sonuçta…

Nedenler ne içindir, Mutlu bir anın sorgusu mu? işte hayatımızın gizemi burada başlıyor. Neden sonuç ilişkileriyle yalnızlaşıyoruz, Umutlarımızı, hayallerimizi maddeleştirip, duygularımızı yok ediyoruz. İçimizde oluşan ikinci bir benliğe esir oluyor, nedenler arıyoruz tebessümlerimize, heyecanlarımıza ve duygularımıza…

Ruhunu serbest bırak, gözlerindeki ışığı takip et, kitaplar arasındaki kuralları bırak, kuşlar misali özgür olsun kalbin.

Kemal Şerbetçi – 02.02.2018

images

Mecburiyetler

Yahu çıkıp da birisi burda ne oluyor demeyecek mi birgün?

Aç kurtlar gibi etrafa saçılmış mutsuz ediciler, ego düşkünü kendini bilmezler, mahalle kabadayıları, para simsarları, apartman dedikoducuları…

Hayatı renklendiren, iyinin kıymetini bildiren sizler misiniz yoksa?

Yok canım sizde…

Mesela bir Neşet Ertaş geldi, bozkırın tezenesi, ne güzel insandı, hayatı anlattı, aşk dedi ve gitti…

Sonra birde Barış abimiz vardı… Ah Barış abi aşk olsun… Dedik…

Unutur muyuz seni Şaban… Sanırım unutuyoruz Kemal abi, çünkü biz sizi anlayamadık.

Ah be; şimdi ”uzun ince bir yoldayım” sonra ”işte gidiyorum, çeşmi siyahım” ı, deseler ne güzel olurdu aşıklar Veysel ve Mahsuni…

Durun, söyleyin, gitmeyin, sizin bize anlatacağınız daha çok şey var; sırasıyla Kazım Koyuncu’lar, Münir Özkul’lar, Adile Naşit’ler, Müzeyyen Senar’lar gittiler…

Mesela en kötüleri, taş kalpli… Erol Taş, çocuklarına hem analık, hem babalık yapmıştır. Filmlerinde olmazsa da, oda bir cengaver…

Ömürlerince bize aşkı anlattılar, sadakati, sevmenin ne olduğunu anlattılar, baba olmayı, anne şefkatini, abi mertliğini, kardeş sevgisini, aile olmayı anlattılar…

Onlar anlattılar, biz ağladık, güldük, sevdik, hatta aşık olduk…

Şimdi mi? Ufak tefek şeylere bakıp oyalanıyoruz.

Ruhumuzu şeytana sattık, mutsuzluğa, umutsuzluğa ve yanlızlığa… sentetik hayatlar var artık, parayla satın alınan, ve bi dur artık diyemedi ğimiz… Depresan kafası, üff ne güzeldir o, hastasıyız dede…

Bi durun yahu, az sessiz olun!..

Sizi çok özlüyorum…

Bana bir masal anlat baba, içinde tüm sevdiklerim, içinde Istanbul olsun

Dahası mı…

Bekliyoruz…

Uykularımızı bölüp,sevenlerimizi üzüp bekliyoruz, yersiz nedensiz…

Oluşum, gelişim ve sonuç gerçeğini bir kenara itip; beklemekle bir ritüel gerçekleşeceğini sanıp bekliyoruz.

Doğru; gün ışığına çıkmak için emek ve sabır ister… İçimizde açtığımız mahzen ise karşısındaki tek engel, korkular ise bizim saplantı ve farkındalıklar yerine, yazılanlar ve yaşananlara bağlı kalmamızla alakalı bir durum.

En nihayetinde renklerimizi bile geçmiş veya bir slogana bağlı sanıp kaybediyoruz. Ne birinin göz rengine aittir, ne de saçlarına…

Mavi çok güzeldir mesela; dinginlik ve huzur verir.

Dahası mı, tüketiyoruz her şeyi yerine gelenler çok kıymetliymiş gibi….

21.01.2018

K.Şerbetçi

Merhaba…

Organik insan profili, Baştan belirtmek ihtiyacı duydum., BinDokuzYüzSeksenBir yılının ocak ayında,Van İli,Erciş kazasında gözlerimi açtım; Fakat görmeye İstanbul’da başladım… İstanbul’da yaşıyorum demek ayıp olur, İstanbul’u yaşıyorum, Ruhu olan, Dünya’nın nadir yerlerinden biri, Haksızlık yapmayalım… İyi bir eğitim şansım olmasına rağmen, Kötü bir kader mağduru oldum sanırım, Öğrenimim eksik kaldı, İçimi en çok acıtan eksikliğim.. Sonra… Çalış,Çalış hep çalış… Bazı şanslarım da olmadı değil; Gezmeyi çok sevdim, Gezdim.. Kendi içimdeki yarışı dışa vurup, Maraton koştum defalarca… Milli düzeyde spor yaptım… Ve… Olan bitene dolu dolu baktım, Tabiata, Sizlere ve aşka… İçimizde sakladığımız ruhlarımızın, Kırılan kalplerden süzülüşünü, Git gide ruhsuzlaşan, Katılaşan mahlukatlara dönüştüğümüzü gördüm. Ve böylece büyüdüm sanırım… Kemal Şerbetçi 14.01.2018

Continue reading “Merhaba…”