Kan Ten Can

Tohumunda başlıyor ilk yarışı insanın, kazananın ödülü ruh… İnsan insanoğlu….

Sevdanin, nefretin, ailenin, günahın veya pişmanlığın… Hayat toprağına ekildikten sonra yeşermek zorunda olan, bedene bürünen bebek, çocuk, ve günahkar, sonra tekrar toprağında çürüyen bir beden… Ademoğlu…

Doğduğumuz yeri, zamanı, kucağına doğduğumuz insanları, adımızı bile seçemezken, Anne rahmindeki yarışın kazananımıyız?

Hayat sorularımızın cevaplarından ibaret bence, doğru veya yanlışı yaşıyoruz. Her seyin sırrı, doğru zaman, doğru mekan içinde doğru insanlara, doğru soruları sormakta…

Uykusuz geceler, ufuktaki yolun boşluğu, çalmayan kapı zili, suskun telefon, umutsuzca beklemenin sancısında birgün daha bitiyor. Gecenin ıssızlığındaki yağmur sadece şehirlerin üzüntüsü mü dersin, yoksa benim mi? ıslanan sokaklarda, parklarda, sırt üstü uzandığım yatağımda susmuşum, sorularımı içime atıyorum haksızca, en az benim kadar seninde soruların var biliyorum ve sende haksızsın susuyorsun.

Hep yanlış yerde, zamanda, insanlara harcadık belki sorularımızı, muhabbet arasında yitirdik cesaretimizi, iki yumurta bir ekmek istemekten ibaret oldu hayatımız, sormuyorum, sormuyoruz, hayatta kalacak kadar istiyoruz sadece.

Denizin, rüzgarın sesini, müziğin ritmini, dudaklarımızdan öpen şiirlerin mısralarını kaybettik, istemenin verdiği açlıkla tükettik, tükendik, ellerimizle akıp giden zamana ruhumuzu teslim ettik, doğduğumuz gün kadar şanslı olamayacağız belki, belki gözlerimizde kalan son ışıltıyı da kaybedeceğiz, herşey gibi, sessizliğe gömüleceğiz.

Hey, orda mısın? Kokunu alıyorum, şeyi andırıyor, yağmur sonrası toprak kokusunu, dur korkma insanım, sende öyle.. konuşmak ister misin? Belki soracak bir şeylerin vardır… Biliyormusun, dün şu karşı evdeki Ali abi ölmüş, kalp krizi diyorlar, işte hayat dün kanlı canlı işe gidiyordu… Tenin çok güzel kokuyor farkında mısın?

Reklamlar

Saniyeler…

Her güzel şey saniyelerle sınırlı, hiç dikkatinizi çekti mi?

Sevgiler, aşklar, arkadaşlıklar, güven ve en önemlisi bununla birlikte hayat.

Geri dönmeyen, dönemeyen o kadar çok şey var ki, anne şefkati, baba, çocukluk sevinci, gençlik heyecanı, aşk evet özetle aşk işte hayat birkaç saniyeliğine yaşanan aşklardan ibaret fazlası yok, birkaç saniye…

Saniyeler, telefon şarjı, konuşma dakikarı, metro durakları, kitap sayfaları, gazete kupürleri ve bir gün… akrep yelkovan, takvim yaprağı, tik tak, tik tak ve bir tik tak daha… Elektrikler gittiğinde ve hele geceyse zaman durdu gözler kapandı ve herşey bitti… Tıpkı ömür gibi (bakara 156.) biz, o’ndan geldik ve yine o’na döneceğiz. Gerçeği…

Aşk biçare Yunus’un yaradılanı severim, yaradandan ötürü… Sözünde ki saflık ve sadeliktir. Ne olursan ol gel diyen Mevlânâ’nın Bırаkаcаğın еli hiç tutmа, tutаcаğın еli isе hiç bırаkmа. Sаhtе sеvgilеrе gül olmаktаnsа, gеrçеk sеvgilеrе ԁikеn ol! Sözünde ki doğruluktur. Ölümsüz aşklar, aşıklar, destanlar konuşulur ve boşluğa düşmüş herkesin hayali olur, Hayal olur… saniyelerce değil, yüzyıllarca konuşulur

Elektrik le gelen entellektüel akım ya siz? Bir kot, t-shirt sonra bir araba, ev… böceğim 🤨 ne kadar samimi boyfrendcim, dumanın olayım içine çek beni…aha ha exaşkım, fuckbadycim antidepresan, ooo alkol, Köprü, jilet… Üff en fiyakalısı jakuzi ve saç kurutma makinası… Hergün onlarca hayat, tanıyan en son kişi öldürükten sonra hiç yaşamamış bedenler, yaşanmamış hayatlar, şansları varsa bir mezar taşı…

Aşk satırlarda değil aslında samimi bir tebessümde, ürkek bir dokunuşta, herşeyin önemini yitirdiği, akrebin yelkovan la yarışının unutulduğu o arafta, aşk sözlerde değil, sessizlikte, aşk damarlarda akan kanın can verdiği bedende, martıların sesinde, denizin dalgasında, yağmurun tanelerinde, karın beyazında, aşk ışıl ışıl bakan gözlerinde, tenin kokusunda, saçının telinde, aşk içimizden dünyaya getirdiğimiz bedende, aşk bir saniyeliğine inanırsan yaradanın mucizesinde…

İşte o kadar hesapsız yaşıyoruz ki, keşke demekten kabahatli aramaktan geçen zamanın farkında değiliz. O kadar çok şey alıyoruz ki hayatımıza karmaşasından takılıp düşmekten yol alamıyoruz ve o kadar çok başkaları ve sözleri için yaşıyoruz ki değerimizi bilenlerin tükendiği görmüyoruz…

jamais vu…

Hatıralarda tükenmemek, bir gölgeye, sese sağır kalmak ne kadar zor olabilir?

Konu bir soru veya kırgınlık belki, belki düş her neyse artık okuyanın acısıyla değişecek bir şeyler…

Hayatın akışında her zaman iyi şeyler yaşanacak değil ya uykusuz gecelerin, ağlatan anıların, hazımsızlığın hatta o çalan müziklerin sızlattığı bir kalbin varsa korkma!.. sorun yok, insansın.

Duygularının sahibi olmak, sonuna kadar sahip çıkmak, gel demeyi gururla onurla diyebilmek cesaret işidir, cesur ol, bırak tüketen, tükenen sen olmayacaksın. Damarında akan kana bile ihanet edecek kadar şerefsiz bir hayatı benimseyen bedenlere insansın, dur artık demek sana mı kaldı?..
Gidiyorsa unutacaksın!… uyma şeytana…

İki satır kodla değiştirilmiş ecnebi abdestsizliğine, mekanikleşmiş ruhlara söz mü geçer artık, Herkes yapıyor diye günahı trend, yalanı iki kelam, aldatmayı ne var yani arkadaşım o benim diyecek kadar cüretkar, beyazlara sahip çıkan karanlık ruhlar artık onlar. Kara kalemin çizdiği şeytani figürlerin masumiyeti onlar, hardrock partilerinde ki şeytan ayinlerinin bekaret figürleri onlar. Gündüzleri bıraktılar gecelerin artık onlar. Tek tek kurban ediliyorlar, sevildiklerini zannediyorlar fakat kadehler arasında ki uyuşmuş dillerin peltek sözlerindeler, kendini kaybetmiş ruhların isimsiz sevişmelerindeler, kan revan içinde kalmış acısını yitirmiş soluk benizli bedenlerdeler. Sanamı kaldı insansın demek?..

Fransızca bir söz, Deja vu (Anı daha önceden yaşamışlık hâli. ) hemen herkes bilir bu sözü, birde Jamais vu (sanki hiç yaşanmamış gibi hissedildiği bir bellek yanılması) var bir kenar da dursun şimdilik, belki kendi yerini bulur…

Evet mutsuzluğa alışıp, aşırı kontrol hissine okadar kapılıyoruz ki bu durum bizide mekanik enstrümanlara yönlendiriyor, içimizden geldiği gibi değilde elimizdeki telefon, bilgisayar, kitap ve TV programlarına bağımlı hale getiriyor. Soluk almak için, sosyal bir insan olmak için bir çıkış yolu ararsanız ‘jamais vu’ bende işe yarıyor.

Nereden mi biliyorum deneyin sizde bileceksiniz…

Bay ve Bayan sıfatı neden tartışılıyor.

Evet geçmişde bir arkadaşımın defalarca sözümü kesip müdahale etmesine neden olan sıfatlar.

Neden ”Kadın” veya neden ”Bayan” çok kısa bir alıntı hemen altta paylaşıyorum. Karar sizin…

Yoğun çalışma günlerinden bir gün kütüphanede çalışıyordu.
Meşgul olduğu Bayönder adlı piyesin yazımını kontrol ediyordu, o kadar ki tek tek okuyor, gerekli tashihleri yapıyor, okuyor, tekrar okuyordu. Bir ara bana seslendi “Bay ne demektir, biliyor musun? Dur bekle, cevabını ben vereyim. Saygıya, hürmete layık insan, erkek demektir; bayan da, aynı saygı ve hürmete layık olan kadın demektir. Bundan böyle artık erkeklere bay, kadınlarımıza bayan diye hitap edeceğiz.” O sırada içeri giren ve konuşmayı dinleyen sofra şefimiz İbrahim söz istedi ve “Peki kadınlara bayan dediğimizde hem madam hem matmazel mi olacak? Matmazele de ayrı bir hitap daha iyi olmaz mı Paşam?” deyince “İbrahim, belki haklısın, ama bir kadını evlenmeden önce ve sonrasında iki ayrı insan saymak bence çağdışı bir olaydır. Bugünkü medeniyette bu düşünülemez” dedi ve eline kalemi alarak “genelde erkek için bay, kadın için bayan denecek. Artık bey, beyim, efendi, kadın, hanım yok” dedi.
Nitekim birkaç gün sonra çıkan bir kanunla bu eski tabirler komple kaldırılmıştı, ama bay ve bayan tabiri kanuna Atatürk’ün isteğiyle konmamıştı. “Bunu kanunla emretmek olmaz. Bu benim isteğimdir, kararı zaman içinde milletim versin” diyerek konuyu kapatmıştı.
-Atatürk’ün Yanı Başında, Nuri Ulusu, s60

Fahişe olmuş…

Gün geçtikçe kötüleşiyor şehirler, duygusuzca dolaşıyor kayıp bedenler…

Sevginin mahremiyeti kaybolmuş veletlerin ellerinde… Karanlık ruhlarla besleniyor, fahişe olmuş şehirler.

Ülküsü, efendiliği kitap arası cümlelerde artık gençliğimizin, gelecek alet olmuş dik sesli insanların ellerinde, sarıl kitaba, oku emredildiği gibi… İnanma kara kutunun renklerine, hayat siyah ve beyazdan ibaret…

Tüketiyoruz zamanla…

Düşünmek için vakti olan varmı?

Trafiğe yakalanmamak için alelaceleyle çıktığımız eve geri dönüşümüzün garanti olmadığını, bir gece seni yolcu eden, sırtını sıvazlayan babanı son görüşün olacağını…

Düşünmek acı veriyor, gidenin neden gittiğini sorgulamak ta öyle, o kadar benciliz ki akrep ve yelkovanin yarışına kapılmış, derdimiz hangisinin kazanacağı… Akıp giden zamanın aldıkları, insanlarımızı ve insanlığımızı kaybediyoruz…

Bir çocuk geliyor dünyaya, sana baba veya anne diyor, tek derdi sevgi.

Bir kardeş, birlikte düşüp kalkarak büyüyeceğimiz, zor günlerimizi paylaşıp, iyi günlerde kahkahalarla neşe saçacağımız.

Anne, bedenimizin, ruhumuzun düşüncelerimizin her bir zerresine sahip kadın,

Biri giriyor hayatlarımıza, gelecek inşa edip, dünyaya sevgi, bağlılık ve aşkı anlatacak…

Böyle minimalist bir çerçeveden bakınca herşey ne güzel değilmi?

Nedir peki bunca saf ve temiz sevgiyi kirleten şey?

Bağ, aile bağı, sevginin arasına mesafeler koyan, birbirimize geçirdiğimiz hırslarımızın kopardığı bağlar… En iyi okulun yetiştirdiği, depresif hayatlara değiştirmeyin bağlarınızı… En saf sevgiyle pamuk gibi anne eli, en rahat yastık baba dizi, en güvenilir sırt, kardeş sırtı… bunları hiç bir başarıya değişimeyin..

Hadi hayatta olanları arayın, ihtiyaçları var, paradan hediyeden çok senin sesine, nefesine ve tenine…

Ve tüketme sana olan inançları…

Durma!…

Fonda müzik, zifiri karanlık içinde kadife bir ses, ışıldamaya başlıyor spotlar, tarifsiz bir güzellik beliriyor ansızın. Işıl ışıl oluyor heryer ve hiç bitmeyecek bir dans başlıyor. Sahne sen, ışık sen, Dünya her adımınla daha da güzel; Durma!..

The background has music, the velvety voice in the darkness of darkness, the sparkling spots, an indescribable beauty appear suddenly. It’s getting brilliant everywhere and it’s starting a dance that will never end. The scene is you, the light is you, the world is even better with your every step; don’t Stop!..